23 Mart 2026 Pazartesi

BİCASUS

  Bir pazartesi sabahıydı. Güneş, beyaza çalan tok sarı rengini, gökyüzünü tamamen kaplayan pamuk balyası beyaz bulutların arkasında yerini belli etmek isteyen bir göz gibi yavaş yavaş göstermeye başlıyordu. İki-üç dakikada bir birkaç gri bulut kümesi bu gök cisminin önünden geçiyor ve bu parlak göz adeta yeryüzüne göz kırpıyordu. 


Dalaşak köyü bu sabah sakindi. Hatta köyde sadece 2 kişinin gözleri açıktı. Biri Tıntınların Satılmış ağa, diğeri de Satılmış ağanın sığırı Jersey idi. Satılmış ağa 56 yaşlarında buğday tenli, dazlak, orta boylu ve yalnız yaşayan bir herifti. Bu ağa doğduğundan beri her zaman her şeye öfkeliydi. 13 yaşında da kendisine kronik çatık kaş sendromu teşhisi kondu. 3 yıl önce belki kaşların şekli düzelir diye Botox yaptırmaya kalktı fakat Botox iğnesi doktor ilacı her enjekte etmeye kalktığında kırılınca durumu kabullendi ve bu halde yaşamaya devam etme kararı aldı. Teşhis 13 yıl önce konmuştu fakat ağa doğduğundan beri kaşları çatık gezerdi. Satılmış ağa gülmezdi veya gülemezdi, güldüğünde de kaşları sürekli çatık olduğu için, insanlar içlerinden “yine ne planlıyor bu amına koduğumun şeytanı” diyip sessizce ağanın bulunduğu ortamı terk ederlerdi. Ağa da bunu anlardı fakat üzülmezdi. Üzülse de kimsenin sikinde değildi. Kirpikleri yok denecek kadar ufaktı. Kirpikleri az diye sakal uzatırdı. Fakat, sakal kıran nedeniyle yüzünde demir para büyüklüğünde izler vardı. Ağa tek geçim kaynağı tarım olan yarım bir insandı. Bir de hayvancılık yaptığını sanırdı. Onu da bugün noktalayacaktı.


Bunu Jersey de biliyordu. Bacaklarını geriye doğru bükmüş, toynaklarını koca bedeninin altında saklıyor ve hafif kısık gözler ile, günde bir yarım, yılda bir defa tam açılan tahta kapıya bakıp, düşünüyordu. Ahır, geceden daha karanlıktı, ancak tahta kapının duvardaki ufak delikten gelen ışık sayesinde yere vuran silik gölgesi, parlak göz bebeğinin üzerinde lastik izi gibi duruyordu. Jersey, bu ahırda bir zamanlar babası Limuzin, annesi Jessie ve üvey babası Alaattin ile birlikte yaşıyordu. (Alaatin’in üvey baba olma hikayesini fazla dillendirmezsek daha yerinde olur). 

Karşısında duran tahta kapı, her yıl bir balya ot ile onları teker teker kandırıp, Satılmış ağanın karanlık gölgesinin de yardımıyla bir daha geri vermemek üzere içine çekip yuttu. Jersey onların nereye gittiğini bilmiyordu. O kapıdan çıkan herkes bir balya ot ile yapılan manipülasyon sayesinde çıkardı. Açlık içinde geçen bir yılın  sonunda ayaklarının dibine gelen bu eşsiz ziyafet, Bir Arkentaşı gibi gözlerini almıştı, otların çıkardığı hışırtı sesi fareli köyün kavalcısının yaydığı notalar gibiydi, aile üyelerini peşinden götürmüştü. Balyanın kapıdan girişi ahır için yılbaşı demekti ve bu ahırda yılbaşları bir üye eksilerek kutlanırdı (!). Bir yıldır gelmeyen bu ödül neden her senenin sonunda verilirdi? Bu da ayrı bir konu. 

Bu karanlık hapishanede bir kez bile vücuduna güneş ışığı değmeden… Odun darbeleri, kas ağrıları, Kuru ot, su, kendi bokunu çarşaf ve yastık olarak kullanarak bu günlere geldi Jersey. Şimdi ise korkuyordu. Balya, ailesine yaptıklarını ona de yapacak mıydı acaba? Sorularının cevap bulması için bekliyordu, tahta kapının karanlık gardiyanı ayaklanmış geliyordu. Satılmış ağanın her bir ayak sesi Jersey’nin kulağında adeta bir duvar saati sesi gibi yankılanıyor ve ses gittikçe daha da yükseliyordu. Ses yükseldikçe, Jersey irkiliyor ve yavaş yavaş ayaklanıyordu. Kapının önünde son bir tok ayak sesi duyduğunda ise çoktan 4 ayak üstünde, kapının tam karşısında dikilmişti. 


Düşünceler saliseler içinde bir film şeridi gibi beyninde akıyordu. Jersey bu akışta sanki bir şeyler arıyor gibiydi. Korkacak tek bir şeyi kalmıştı, o da ölüm idi. Hayır… Belki istediği şekilde ölmeyecekti, fakat istediği şekilde yaşamayı deneyecekti. Bir dakika ne saçmalıyordu… Bu yaşam mücadelesi değildi… Öyle miydi? Midesi bulanıyordu, duvarlar kaşar peynir gibi erimiş toynaklarına akıyor, gökyüzü erimiş duvarların yerini alıyor ve eşsiz renkleriyle Jersey’nin etrafını sarıyordu. Önünde bir platform vardı. Annesinin burada ne işi vardı? Babası bağırıyordu. İçeriye doluşan kuzgunlar, bu ayna… Arkasını döndüğünde, kendisine tıpatıp benzeyen bir inek karşısında duruyor, ona bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Ağanın elini boynuzunda hissetti. Fakat boğazına dayanmış bu ince sert şeye anlam veremedi. Bir dakika! Kapı henüz açılmamıştı! Jersey, bu şizofrenik akıştan kendisini çekip çıkardı. Gözünü açtığında. Titrediğini ve terlediğini fark etti. Vücudundaki her bir kas şişmiş ve sertleşmişti. Sanki hepsi aynı anda ve aynı oranda bir şeye karşı koymuştu. Fakat yorgun da hissetmiyordu, hatta fazlasıyla enerjik ve güçlü hissediyordu. Gözünü kıstı ve çevresine son bir göz attı. Tahta kapı artık Jersey’nin gözlerinde parlamıyordu, çoktan ikiye bölünmüş ve kanlar içindeki Satılmış ağanın bedeninin üstüne devrilmişti. Tahtanın üzerindeki çivilerin bazıları ağanın koluna ve bacaklarına saplanmıştı. Karşısında gittikçe büyüyen beyaz bir ışık vardı, ışık büyüdükçe mavi, kırmızı ve yeşilin farklı tonlarını beraberinde getiriyordu. Balya ise ortalıklarda değildi. 

Artık kaybedecek vakit yoktu. Ağanın cesedinin üzerinde atlayıp koşmaya başladı. Sadece koşuyordu bacakları koparcasına, kaslar gerilip yırtılırcasına ilerliyordu ama yorulmuyordu. Önce ahırı tarlaya bağlayan koridoru geçip kendisini dışarı attı. Önünde ucu gözükmeyen düz dar kızıl bir toprak yol vardı, yolun iki tarafına eşit bir şekilde dağılmış sarı buğdaylar, rüzgarın estiği yönde yatıp kalkarak adete Jersey’e yön belirtiyorlardı. Bulutlar parçalanmıştı, güneş artık göz kırpmıyor, bu muhteşem mücadeleyi hayranlıkla seyrediyordu. Mavinin bütün açık tonları gökyüzünü kaplamıştı. Jersey koşarken bu eşsiz manzarayı şevkle izliyordu. Yürüdüğü zemin gittikçe çamurlaşıyor ve gökyüzünün rengini yansıtmaya başlıyordu. Zeminin içine doğru çekiliyordu fakat kesinlikle rahatsız hissetmiyordu, ılık bir suda duş alıyor gibiydi. Fark etmişti artık yüzüyordu, toynaklarına çarpan ufak balıklar ara sıra onu gıdıklayıp, bu maratonda ona eşlik ediyordu. Derken gökyüzü karardı, ay eşsiz görüntüsüyle semada göründü ve ortalığı aydınlatmaya başladı. Hemen ardından parlak beyaz, pembe, sarı cisimler teker teker belirdi ve Ay’ın etrafında ateş böcekleri gibi yanıp sönmeye başladılar. Bazıları arkalarında ince ipliklere benzer çizgiler bırakarak suya doğru yol alıyor ve yumuşak dokunuşlarla suyun üzerinde bir platform oluştururcasına yerlerini alıyorlardı. Jersey bu parlak patikayı takip etme kararı aldı, artık onunla yeryüzü arasında sadece giderek yükselen bu yol vardı. Derken çok fazla yükselemeden bedeni yeniden suya kavuştu. Su bu defa fazlasıyla dalgalıydı, Jersey yüzmekten çok suyun üzerinde kalmaya çalışıyor ve bu hırçın deryanın onu götürdüğü yeri anlamaya çalışıyordu. Gökyüzü eski rengine yeniden kavuştu ve beyaz bulut kümeleri ile mavi bedenini süsledi. 

Jersey’nin bir tarafı sonsuz koyu mavi sularla sarılmış diğer tarafında ise dalgalı bir çizgi boyunca farklı boyutlarda yemyeşil dağlar sıralanmıştı. Kurtulmuştu, o iğrenç karanlık ahıra sıkışmış hayattan kendini koparıp atmıştı. Nerede olduğunu anlamak için kıyıya doğru yaklaşmaya başladı. Bu harika manzaraya ne olarak seslenmeliydi. Yeni maceralara atılacağı bu fantastik krallığın bir adı olmalıydı. Kıyıya yaklaştıkça, mavi büyük bir panel dikkatini çekti üzerinde beyaz renkte bir şeyler yazıyordu. Gözünü hafif kıstı ve okumaya başladı.


SÜRMENE

NÜFUS: 25.000


Jersey, yazıyı okuduktan hemen sonra yönünü tersine çevirdi ve uçsuz bucaksız denize doğru hızla yüzmeye başladı. 


(Kadim yazıtlarda kanatlanıp uçtuğu da söylenir.)




                                                                                                                                            Nen